Duyurular

  • Kitap İmza Günü - Nihat GÜNDOĞDU

    Gazi Anadolu Lisesi üyelerimizden Nihat GÜNDOĞDU'nun "VEFASIZ" adlı şiir kitabının imza günü 16 Ekim Perşembe saat 13:00 ile 18:00...

  • Vefat Duyurusu Suat ALİM

    Kocaeli Ünivarsitesi üylerimizden Murat ALİM'in kardeşi Suat ALİM vefat etmiştir. Cenazesi bugün ikindi namazından sonra Çınarlı camii'nden kaldırı...

  • Doğum Duyusu Hilal DAVULCU

    Gazi Anadolu Lisesi üyelerimizden Öğretmen Hilal DAVULCU'nun "Taha Utku" isminde erkek çocuğu olmuştur.

    Tebrik için 0 541 629 21 08

    ...

Köşe Yazıları



IMAGE
Feyzullah DİVLİ
MEDİNE’YE VARAMAYANLARA VE GÜL KOKUSU DUYAMAYANLARA…
Perşembe, 02 Ocak 2014
Adına yaşamak dediğin bu soytarılığı tek celsede boşamak ve esarete başkaldırmak içindir bu damarlarımdaki kanı azat edişim.  Artık yalnız ve yanlış yaşıyorum. Artık her savaşın tellalı, her hainin cellâdı ve her kancık pusunun mirasçısıyım. Birer birer kazıyarak zamandan ve mekândan kemirgenleri, leş yiyicileri ve sürüngenleri ve sabahlara kadar geviş getirenleri; usu usul yıkılırken saltanatlar ve yer yarıldığında ve dürüldüğünde güneş, savrulduğunda dağlar, titreyişleriniz kalacak geriye sadece. Bir de feryadınız, çaresizliğiniz, çığlıklarınız ve korkulu suratlarınız. Ay ikiye, Kızıldeniz on ikiye bölündüğünde de ve bir sayha ile donup kaldığınızda da böyleydiniz siz.      Artık yalnız ve yanlış yaşıyorum. Kendi kendime, başıma buyruk ve sadece O’na kullukla yaşıyorum. Doymayan midelerinizden, dolmayan para keselerinizden ve azgınlığına gem vuramadığınız şehvetlerinizden, yıllar var ki biz babadan böyle gördük masallarıyla yetimi, öksüzü, yoksulu ve hastayı itelemelerinizden; gelgelelim dramatik sahneler içeren canlı yayınlarda, Timsah FM’de -dünyanın en duygusal kanalı- zerk edilen gözyaşı geçit törenlerinden tiksiniyorum artık.  İçki masalarında Atatürk, ihale pazarlıklarında Peygamber seviciliğinden, özgürlüğü açıklık; dindarlığı kapalılık derecesinde kutsamanın akılsızlığından ve yeryüzünde sadece yoksulun, yetimin ve öksüzün horlanmasından ve bu paraya ayarlı hassas düzenekli milyarlarca kimsesizler ordusu yaratan bu küresel çarkıfelekten nefret ediyorum.      Başkaldırıyorum… Artık başımı kaldırıyorum…       Ey İbrahim! Devirdiğin putlar, Nemrutlar ve müşrik güruhlar; kimine uzay çağı kimine ahir zaman deminde marka marka, renk renk ve maske maske içimize sızıp muvahhid ruhlarımızı yakıyor. Milletinden bazıları Küresel Nemrutların zulüm maşası ve taşeron firması gibi dünyevi ayak işlerini yürütüyor.  Ey İbrahim! Nerdesin? Ateş, içine girecek yürek; dünya, kendinden kaçacak mümin arıyor.      Ey Nebi! Hani tamamlamak için gönderildiğin güzel ahlakın nerede? Sen ki yetimdin ve en çok yetimleri severdin, kollardın. Sen ki gariptin; en çok gariplere yardım ederdin ve İslam’ı garip, garibi de İslam’ın mihmandarı eyleyerek gariplere müjdeler getirdin. Sen ki doyurduğun yoksuldan daha ihtiyaç sahibiydin de hep şefkatinle mütebessim ve cömertliğinle en zengindin.       Müminlere karşı merhametli; ama zalimlere karşı şiddetli Ömer, iki günü birbirine eşit olmayacak kadar çalışkan; ama en çok sevdiklerinden infak edecek kadar Ebu Bekir nerede? Açık sınırının altında milyonlarca insan çalıştıranlar, Yaradan’ın “Mülk Allah’ındır.” ikazını sakal-başörtüsü cihadı aşkıyla kamufle edip milyon dolarlık malikanelerde ve arabalarda hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için didişenler ve yiyişenler, vicdani mastürbasyon adına her Ramazan iftar çadırlarında reklam yapanlar ve caka satanlar… Kaç yetimin başını okşadınız? Kaç yoksulu doyurdunuz ve kaç çıplak giydirdiniz?       Zekâtlarınızla, sadakalarınızla ve en çok Allah’a yakın olmak arzunuzla ve bir gün mutlaka O’na döndürüleceğinizin imanıyla kaç garip sofrasında aynı tastan en bereketli çorbalara ekmek bandırıp, yoksulluğu bölüştünüz.        Ey İman Edenler! İman ediniz. Fakirin zenginde, kısanın uzunda ve mazlumun zalimde olan hakkına iman ediniz. Din gününe ve mülkün sahibine, mülk verdiklerinin imtihanına ve azabına; vermediklerinin sabrına ve mükâfatına iman ediniz. Ramazan çadırlarında nefsinizin şıkırdamaları riyakârlığında ayağınıza çağırarak değil, yoksulu kenar mahallelerde, döküntü meskenlerde ve sokaklarda, banklarda ve Allah için seviniz; doyurunuz ve giydiriniz…       Ey Medine’ye varamayanlara ve gül kokusu duyamayanlar! İşte yetimler, yoksullar, garipler ve işte onların taranmamış saçları, endişeli yüzleri, virane gönülleri…  Mekke ve Medine sevdalıları! Otobüsün kalkıyor…...

IMAGE
Yaşar ŞANLI
ÖTEKİLEŞTİRMENİN SOSYOLOJİK ANATOMİSİ
Perşembe, 02 Ocak 2014
  Ötekileştirme terimini hep genel anlamda büyük toplum mühendisliği çalışmaları ile yapıldığını zannederdim. Zannederdim diyorum; çünkü fark eyledim ki bu içimize sirayet etmiş, ta ciğerimize kadar… Herkes birbirini ötekileştiriyor. Kendi gibi olmayan herkesi yaftalıyor, acımasızca eleştiriyor. Kahvede, otobüste, camide, okulda, sivil toplum örgütlerinde her yerde aynı terane.             Hayatımızın her alanını empatiden uzakta yaşıyoruz. Sadece kendi dünyamızda ve kendi belirlediğimiz çemberde yaşıyoruz. Bizim gibi olmayan herkesi öteliyoruz. Beğenmesek de durup incelemeye bile değer bulmuyoruz Aynaya bakmak lazım artık Her şey bizim etrafımızda dönmüyor; sadece bizim yaşadığımız veya doğduğumuz şehir yok. Başka yerler de var ve ülkemizin her yeri çok güzel. Sadece bizim dinlediğimiz müzik, şiir yok; .başka değerler de var. Onlarda da derinlikler olabilir; korkma, kır kabuğunu. Hayat sadece senden ibaret değil, çok geniş. Algı körlüklerimizi kırmak lazım. Çevrende senin dışında olmayanların hakkında bilgi sahibi olamazsan nasıl onları da kazanacaksın! Okuduğun ve yazdığın kitapların o zaman anlamsız olmaz mı? Bilmezsen onların düşünce dünyasına nasıl gireceksin. Ötelemek bize bir şey kazandırmaz. Çevremizi sarmış olan gözü dönmüş toplum mühendislerinin de istediği budur. Birlik ve beraberliği üst noktada sağlamak elzemdir. Çünkü yok birbirimizden farkımız bu topraklar üzerinde. Artık bölgecilikten, özelikle hemşericilikten vazgeçme zamanı çoktan geçiyor. Bu davranış biçimi bütünü görmemizin önündeki en büyük engeldir. Bu bölgecilik ve hemşericilik, dar bölge milliyetçiliği, çevremizdeki insanların olumsuz karakterlerini görmemizi de engelliyor. Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor''  Mark Twain             Ötekileştirmenin en yalın tanımı ‘‘Kendi özdeğerliliğini, başkasının farklılığını kötüleyerek ve kendini överek arttırma çabasıdır. Ayrımcılık suçunun işlenmesidir.’’olarak ifade edilebilir. "Bizim çevremizi kuşatan güruhun dayatması olan bir şey yapamayacağımız söylemine izin vermeyiz; hatta kendimizin bile. Bir hayalimiz var, peşini bırakamayız; onu koruruz. İnsanlar, kendilerinin yapamadıkları şeyleri bizim de yapamayacağımızı söylerler. Bir şeyi istiyorsak peşini bırakmayız; gider alırız, o kadar .''  ‘‘Sofradan en fazla payı alanlar, bize kanaatkâr olmayı öğretiyor. Karnını doyuranlar, açlara seslenip gelecek güzel günlerden bahsediyor. Ülkeyi uçuruma sürükleyenler, sıradan insan için ülke idare etmenin zor olduğundan dem vuruyor. Bertolt Brecht  Televizyonun bizi esir almasından, ötekileştirme zehrini kanımıza zerk etmesinden bir an önce kurtulmalıyız. Çünkü televizyon bu satranç oyunun en önemli taşı. Önce onu almalıyız; sonrası zaten mat.                  Kanepenizde oturun, televizyonun beyninizi yıkamasına izin verin, ruhunuzu o salak yarışmalara satın ve bir şeyler tıkının. Tüm bunları yaptıktan sonra intihar edin. Trainspotting               Bizler tarihteki atalarımız gibi fırtına kuşuyuz. En ağır rüzgârda bile, rüzgâra karşı uçarız."                 Çürüyen bir toplumda birbirini beğenmeyen insanlar, bizim gibiler tarafından yansıtılmalıdır. Eğer bu insanlar sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak istiyorsa, bizim gibiler dünyayı değiştirebilirler. Bizim gibiler oyunun ne olduğunu göstermek zorundadır ve değişime yardım etmelidir.                   Bizler gerçeği görmek için hazırlanıp, sonu nereye varırsa varsın, ucu kime dokunursa dokunsun, gerçekten madalyonun öteki yüzüne bakmak istiyoruz, yolun bir yerinde bu düzene kafa tuttuğumuzu fark edinceye kadar.   ”Ve dünyada küçücük bir yere konulduk biz, Sevgi ışınlarına dayanmayı öğrenelim diye.  Ve bu kara vücutlar ve bu güneş yanığı yüz,  Bir bulut ve gölgeli bir ormandır sadece.” -William Blake              Düşündüklerimizi, anladıklarımızı, nereden geldiğimizi ve bundan sonra ne yapacağımızı daha derin araştırdıkça, bize ne kadar çok yalan söylendiğini göreceğiz.   İnsanın ruhu, vücudunun en bitkin parçasıdır. Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için hayat sonu olmayan bir yolmuş gibi geliyor bize. Kendinden ne kadar uzaksan, aslında kendine o kadar yakınsın. Yeryüzünde sana en uzak nokta aslında sırtındır. Bazen büyük farklılıklar insanları bir birine daha da yakınlaştırır.(Film Repliği...

IMAGE
Ahmet BAYKUŞ
Defolu Ürünler
Perşembe, 02 Ocak 2014
  Her şeyin ters yüz edildiği ilahi ve beşer değerlerinin anlamlarının kaydırıldığı, eğri büğrü işlerin bir mertekmiş gibi gözümüze sokulduğu bir garip dönem… İşte bu dönemlerde insanlar “Boş ver abi, dalgana bak” gibi şarkılar yazıp oynamaya başlıyorlar. Oyun başladı mı, hedef kitleye ulaşılmış demektir.      Eleştirinin E’sine dayanamayanların eleştiriyi kutsal inek haline getirip bu maske altında yaptığı her türlü atış serbest, grekoromen yapıp bel altı tutuşlarla puan almak caiz, sen ağzını açacak olsan  “Gazetemle, internet kablomla, köşeyi kapmış! yazıcılarımızla ‘DEMOKRATİK STK’LARIMIZLA’sana gününü gösteririz.” diyerek yalancı pehlivan gibi dolanıyorlar. Köyde taşlar bağlı köpekler başıboş.      “Seni gidi demokrasi düşmanı!” yaftasını da yedin mi, tas tamam oluyor her şey.     Bu zevata insanlık ne olacak demeye kalkıyorsun; eğer yeşil dolar üzerindeki insanı diyorsan eyvallah, öbür türlüsü zahmet verici! Onu bir geç...‘Yaratandan ötürü yaratılanı seviyorduk’ ya bir zamanlar ! Şimdi yaşasın stokçuluk!             Hak-hukuk diyecek oluyorsun gak-guk bunlar deniyor.             Adalet diyorsun, bakkal terazisi mi diyorlar.     Yürü ya beşer! Kim tutar seni, gemi azıya aldıktan sonra. Sen bile şaşacaksın yaptığın işlere! Milletin içinde dolanan şimdi itibarlı olduğunu zanneden bu zatlar topraktan bitmiyor, ağaçta yetişmiyor, gökten zembille de inmiyorlar. Bunlar da bu eğitim sisteminin içinde yetişiyorlar. Eğitim sistemi yerli mi? ‘Fuulbright’ komisyonlarının olduğu milli eğitim ne kadar milli ise o kadar yerli.        İthal tohum, ithal gübre’GDO’lu, afilli parlak domatesler çok güzel görünüyor. Tabi yersen!      Yarım doktor candan, yarım eğitim ‘Mankurtlaştırır’ derler. Cümle alem bu felsefeyi diğerlerine uygulamak için dokuz takla atıyor. Taklaları görmeyen gözlere yazıklar olsun!       Böyle bir sistemin içinden Defolu ürün çıkmaması ilginç olurdu zaten. Eğitim sisteminin içinde de Defolu ürünler çıkıyor. Hem de epey fazla… O nedenledir ki eğitimin bizatihi kendisini sorgulamak gerekiyor. Memleketin en önemli meselesi bu demez isek sahte ürünler gerçeklerinin yerini alacak ve iş işten geçmiş olacak.   Eğitim bir milletin beka davası ise -ki biz öyle görüyoruz- millet artık sazı da sözü de eline almalı, kalite kontrol ustalığını da kimseye kaptırmamalı; muhakkak defolu ürünleri geri dönüşüme göndermesi gerekmektedir.    Defolu ürün tabiri ticari bir deyim ;ama bu yarı eğitimciler eğitimi, ticaret; okulları, ticarethane; öğretmenleri de tüccar görenlerin olduğu bir sistemde defolu ürünlerin olmaması  garip olurdu.İşin en kötü yanı defolu ürünlerin bu millete ‘Jan Janlı’ kılıf  içinde en iyi ürün diye yutturulmaya çalışılmasıdır.   Milletimiz zaman zaman yanlış derilerden davul yapmış olabilir, inanıyorum ki çala çala en iyi davul derisini bulacaktır...

IMAGE
Fatma GÜLŞEN
Her Kütahya- Eskişehir’in Ardında Bir Sakarya Yatar!
Perşembe, 02 Ocak 2014
  NOT: Bu yazı bir öğrencinin sorusuna cevap amacıyla kaleme alınmıştır. " - Öğretmenim, Kütahya-Eskişehir muharebesinde geri çekilmemiz canımı acıttı, Türk geri çekilir mi hiç? An olur gün doğuşuyla aydınlanmaz zaman, şafak beklersin kâbus çöker üstüne an be an, tükenmişlik hissi ise yüreğinde yanan, talih kuşudur aslında başına konan. Son hamledir kırbacın, pek yakında sonlanacaktır acın. Binlerce yıllık Türk tarihinde ellerinde fidanlarıyla ocak ocak gezip incir yetiştirme heveslisi olanların çaresizliğine tanıklık etmiştir kalemler. Yok, olduğu düşünüldüğünde Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğarak devleşen başka bir millete şahit olmamıştır âlemler. Kaderin cilvesi ya da talihin politikasıdır çatar, kazılmış mezarların üstüne herkes toprak atar. Anadolu'da tutuşturulan "Kurtuluş" meşalesi söndü sönecek, İnönü galibiyetleriyle perçinlenen mücadele Kütahya-Eskişehir geri çekilmesiyle düşmanın lehine dönecek. Sevinç naralarıdır işgalcilerce atılan, kara yazgılı ağıtlardır yakılan. Ordu güçsüz, halk naçar, köyler kentler ölüm saçar. Fakat Anadolu'nun dağlarında bir Bozkurt ulur, tarihte verilen dersler anlaşılan çabuk unutulur: "Bir Türk'ün olduğu yerde isyan çıkar, iki Türk'ün olduğu yerde ihtilal olur, üç Türk'ün olduğu yerde devlet kurulur." Bir çift çarık bir çift çorapla düşülür yollara, kağnı başına koşar gelinler. Cephane taşımakta yarışır Elifler. Dağ bayır kar kış bilmez, canından can gidecek dinlemez. Sorgusuz örter atkıyı toplar üstüne. Yeter ki al bayrağın şavkı vursun gökyüzüne. Hangi aklı evvelin fikridir "Türk kendini mandacılığa satar",  uyudu sanıldığında son nefere dek düşmanı önüne katar, yüreği var oldukça ancak bağımsızlık için atar. Son dozdur damarlara zerk edilen zulüm, Türk'ü ancak Türk anlar gülüm, parola belli "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!" Takati kesildiğinde fırtına olup esmek bir diriliş öyküsüdür, dilden dile dolanan destanlaşan milletin zafer türküsüdür. Kahraman ırkımın tarihinde binlerce Kütahya- Eskişehir cana batar, unutma evlat! Her yok oluşun ardında bir Sakarya Zaferi yatar!...



| |

Copyright © 2014. All Rights Reserved.